Kadınların görsel-işitsel kültürde ürettikleri imgeler, hikâyeler, deneyimler ve bilgi biçimleri nasıl hatırlanır? Hangileri arşivlere girer, hangileri dışında kalır? Bir kadın sanatçının, sinemacının ya da araştırmacının üretimi kendisinden sonra gelen kadınların düşünme ve yaratma biçimlerinde nasıl yaşamaya devam eder?
GİKK 2027, arşivi yalnızca geçmişin belgelerinin saklandığı bir alan olarak değil; mirasın aktarıldığı, unutmanın ve hatırlamanın müzakere edildiği, boşlukların görünür kılındığı ve geçmişle yeni ilişkilerin kurulabildiği canlı bir alan olarak düşünmeye çağırıyor.
Bu çerçevede feminist miras (feminist inheritance), geçmişten devralınan düşünsel ve politik mirasın sabit bir aktarım olmadığını; her kuşağın bu mirasla yeniden ilişki kurduğunu vurgular. Karşı-arşiv (counter-archive), resmî ve kurumsal arşivlerin dışında bırakılmış hayatların, deneyimlerin ve üretimlerin izlerini sürerken; Foremother Love, biyolojik soyun ötesinde kadınlar arasında kurulan düşünsel, sanatsal ve duygulanımsal akrabalıkları tartışmaya açar.
Kadınların görsel-işitsel kültürde birbirlerinden devraldıkları imgeler, hikâyeler, deneyimler ve üretim biçimleri nasıl korunur, nasıl dönüşür ve geleceğe nasıl aktarılır?
Feminist kültürel miras yalnızca eserlerin ve isimlerin kuşaktan kuşağa aktarılması değildir. Bazen bir film, bir görüntü, bir yöntem, bir jest, bir anlatma biçimi ya da başka bir kadının açtığı düşünsel alan sonraki kuşakların üretiminde yaşamaya devam eder.
Bu başlık, kadınların görsel-işitsel kültürde birbirleriyle kurdukları tarihsel, estetik, düşünsel ve duygulanımsal bağlara odaklanır.
Kendimizi hangi kadınların ardından, yanında ve devamında düşünüyoruz?
Her arşiv aynı zamanda bir seçme ve dışarıda bırakma pratiğidir. Bazı hayatlar, eserler ve deneyimler korunurken bazıları kaybolur; bazı sesler tarihsel anlatının parçası olurken bazıları sessizleşir.
Feminist karşı-arşiv, yalnızca bu eksiklikleri tamamlamayı değil, arşivin nasıl kurulduğunu ve hangi bilgi biçimlerinin arşivlenmeye değer kabul edildiğini de sorgular. Dijital kültür ise bu soruya yeni bir boyut ekler: platformlar ve algoritmalar neyi hatırlamamıza, neyi unutmamıza aracılık eder?
Arşivde olmayanı nasıl hatırlarız?
Feminist miras geçmişi olduğu gibi korumaktan ibaret değildir. Geçmişle ilişki kurmak aynı zamanda onu yeniden okumayı, eksiklikleriyle karşılaşmayı, yaralarını ve sessizliklerini görünür kılmayı ve elde kalan parçalarla yeni anlatılar kurmayı içerir.
Bu başlık, arşiv ve mirasla kurulan ilişkiyi bakım ve onarım perspektifinden ele alır. Onarım burada geçmişteki boşlukları kapatmak ya da kaybedilmiş bir bütünlüğü yeniden kurmak anlamına gelmez; aksine eksiklikleri ve "dikişleri" görünür bırakarak geçmişin parçalarıyla yeni ilişkiler ve yeni anlatılar kurmayı ifade eder.
Geçmişten bize kalanlarla yeni bir gelecek nasıl kurarız?
Bir görüntü bize ne hissettirir? Beden hangi duyguları taşır, hangilerini saklar, hangilerini ifade etmeyi reddeder? Öfke, yas, arzu, korku, utanç, haz ve kırılganlık görsel-işitsel kültürde nasıl biçim kazanır?
GİKK 2027, duyguları yalnızca bireysel ve psikolojik deneyimler olarak değil; bedenler, ilişkiler ve toplumsal yapılar arasında dolaşan duygulanımsal kuvvetler olarak düşünmeye çağırıyor.
Bakım ve kırılganlık kadar öfke, sessizlik, geri çekilme ve reddetme de bu alanın parçasıdır. Böylece kadın bedeni yalnızca bakılan ya da temsil edilen bir beden değil; hisseden, etkilenen, ilişki kuran, bakım veren ve gerektiğinde "hayır" diyebilen bir özne olarak ele alınır.
Bedenin hissettikleri görsel-işitsel kültürde nasıl görünür, duyulur ve politikleşir?
Duygular yalnızca karakterlerin iç dünyasına mı aittir, yoksa görüntünün ritmi, sesi, dokusu, yakınlığı ve süresi aracılığıyla bedenler arasında mı dolaşır?
Bu başlık, görsel-işitsel kültürde duygulanımın nasıl üretildiğine ve bedenin görme, işitme ve hissetme deneyimlerinin birbirleriyle nasıl ilişkilendiğine odaklanır.
Bir görüntüyü yalnızca görür müyüz, yoksa bedenimizle mi deneyimleriz?
Kırılganlık yalnızca güçsüzlük müdür? Bedenlerin birbirlerine bağımlı olduğu, bakım verdiği ve bakım aldığı ilişkiler başka bir politik özne anlayışının başlangıcı olabilir mi?
Bu başlık, bakım ve kırılganlığı özel alana ait deneyimler olmaktan çıkararak görsel-işitsel kültürde bağımlılık, dayanışma, yas, yakınlık ve birlikte yaşama biçimleri üzerinden düşünmeye açar.
Kırılganlığı güçsüzlük olarak değil, başka türlü birlikte yaşamanın imkânı olarak düşünebilir miyiz?
Kadınların direnişi her zaman konuşmak, görünür olmak ya da harekete geçmek biçiminde gerçekleşmez. Susmak, geri çekilmek, katılmamak, şikâyet etmek, itaat etmemek ya da yalnızca "hayır" demek de politik eylemler olabilir.
Bu başlık, feminist refusal tartışmalarından hareketle görsel-işitsel kültürde reddetmenin, sessizliğin ve geri çekilmenin nasıl temsil edildiğini ve nasıl estetik biçimlere dönüşebildiğini sorgular.
Görünmemek, susmak ya da geri çekilmek de bir direniş biçimi olabilir mi?
Gelecek nasıl görünür? Kimin geleceği tahayyül edilebilir; hangi bedenler, yaşam biçimleri ve dünyalar geleceğin imgelerinde kendilerine yer bulabilir?
Görsel-işitsel kültür geleceği yalnızca temsil etmez; henüz var olmayan dünyaları, ilişkileri ve yaşam biçimlerini düşünmenin yollarını da üretir. Sinema, video, dijital sanat ve yeni medya; ütopyadan distopyaya, ekolojik krizden insan-ötesi yaşam tahayyüllerine kadar geleceğin nasıl hayal edildiği ve kimler için mümkün kılındığı üzerine bir düşünme alanı açar.
GİKK 2027, feminist gelecek düşüncesini yalnızca "gelecekte kadınların yeri" sorusuna indirgemeden; mevcut dünyanın sınırlarını aşma, başka türlü yaşam biçimlerini tahayyül etme ve henüz var olmayanı görsel-işitsel olarak kurma pratiği olarak ele alıyor.
Henüz var olmayan bir dünyanın imgelerini nasıl kurarız?
Gelecek anlatıları tarafsız değildir. Geleceğin kentleri, bedenleri, ilişkileri ve toplulukları tasarlanırken bazı yaşam biçimleri geleceğin parçası olarak tahayyül edilirken bazıları görünmez kalır.
Bu başlık, feminist ve queer gelecek tahayyüllerinden hareketle görsel-işitsel kültürün mevcut toplumsal düzeni yalnızca geleceğe taşıyıp taşımadığını ya da başka türlü yaşamanın imgelerini üretip üretemeyeceğini tartışmaya açar.
Geleceği tahayyül ederken bugünün dünyasını mı tekrar ediyoruz, yoksa başka türlü yaşamanın imgelerini kurabilir miyiz?
İklim krizi, savaşlar, göçler, salgınlar ve ekolojik yıkım geleceği giderek kriz imgeleri üzerinden düşünmemize neden oluyor. Ancak görsel-işitsel kültür krizi yalnızca felaket ve çöküş olarak göstermek zorunda mıdır?
Bu başlık, feminist ve ekolojik düşünceden hareketle insan ile doğa, teknoloji, hayvanlar ve diğer insan-olmayan varlıklar arasındaki ilişkilerin yeniden tahayyül edildiği görsel-işitsel gelecekleri tartışmaya açar.
Felaketin imgelerinden birlikte yaşamanın yeni imgelerine geçebilir miyiz?
Geleceğin görsel kültürü bedeni değiştirilebilir, çoğaltılabilir ve yeniden tasarlanabilir bir alan olarak tahayyül ediyor. Yapay bedenler, biyoteknoloji, protezler, siborglar ve insan-makine birliktelikleri "insan"ın sınırlarını yeniden düşünmeye zorluyor.
Bu başlık teknolojiden çok bedenin gelecekte nasıl tahayyül edildiğine odaklanır: hangi bedenler geleceğe ait kabul edilir, hangileri dışarıda bırakılır; yaşlanma, engellilik, üreme ve normallik geleceğin imgelerinde nasıl yeniden kurulur?
Geleceğin imgeleri bedenin sınırlarını özgürleştiriyor mu, yoksa yeni normlar mı kuruyor?
Kadınların görünür olması, toplumsal ilişkilerin dönüşmesi anlamına gelir mi? Bir kampanyada, kurumsal anlatıda ya da dijital platformda kadınların daha fazla temsil edilmesi, onların söz sahibi olmasını ve karar alma süreçlerine katılımını da beraberinde getirir mi?
Görünürlük yalnızca kimin gösterildiğiyle değil; kimin konuşabildiği, hangi hikâyelerin dolaşıma girdiği ve bu hikâyelerin hangi amaçlarla üretildiğiyle de ilgilidir.
GİKK 2027, halkla ilişkiler ve stratejik iletişimi yalnızca mesajların oluşturulduğu ve yayıldığı bir alan olarak değil; toplumsal cinsiyet ilişkilerinin yeniden üretildiği, müzakere edildiği ve dönüştürülebildiği kültürel ve politik bir pratik olarak düşünmeye çağırıyor.
Kadınların görünürlüğü hangi koşullarda temsili aşarak toplumsal dönüşümün bir aracına dönüşebilir?
Kadınların iletişim kampanyalarında ve kurumsal anlatılarda daha fazla yer alması, temsil biçimlerinin de dönüştüğü anlamına gelir mi? Görünürlük hangi koşullarda güçlenme sağlarken hangi koşullarda mevcut toplumsal cinsiyet kalıplarını yeniden üretir?
Bu başlık, halkla ilişkiler ve stratejik iletişim pratiklerinde kadınların nasıl temsil edildiğini, hangi anlatıların dolaşıma sokulduğunu ve görünürlüğün kimler tarafından, hangi amaçlarla yönetildiğini sorgular.
Kadınların daha fazla görünür olması, onların kendi hikâyelerini anlatabildiği anlamına gelir mi?
Bir iletişim kampanyası yalnızca farkındalık mı yaratır, yoksa toplumsal ilişkileri dönüştürme potansiyeli de taşır mı? Kadın hakları, eşitlik ve toplumsal adalet için geliştirilen kampanyalar hangi koşullarda kalıcı değişim üretebilir?
Bu başlık, kadın odaklı halkla ilişkiler kampanyalarını, feminist savunuculuk pratiklerini ve sosyal etki stratejilerini ele alır. Aynı zamanda kurumların eşitlik söylemleri ile uygulamaları arasındaki ilişkileri ve kadınların iletişim süreçlerindeki liderlik rollerini tartışmaya açar.
Bir kampanyanın başarısını görünürlüğüyle mi, yoksa yarattığı toplumsal dönüşümle mi ölçmeliyiz?
Dijital platformlarda kadınların görünürlüğünü kim belirler? Algoritmalar, veri temelli iletişim stratejileri ve yapay zekâ teknolojileri kadınların seslerini çoğaltırken yeni dışlama ve eşitsizlik biçimleri de üretebilir mi?
Bu başlık, dijital halkla ilişkiler pratiklerini, algoritmik görünürlüğü ve yapay zekâ destekli iletişim süreçlerini feminist bir perspektiften ele alır. Dijital kampanyalarda etik temsil, veri temelli hedefleme ve platformların toplumsal cinsiyet ilişkilerini nasıl biçimlendirdiği üzerine düşünmeye çağırır.
Dijital teknolojiler kadınların seslerini çoğaltıyor mu, yoksa kimin duyulacağını belirleyen yeni iktidar mekanizmaları mı kuruyor?
Erkeklik, görsel-işitsel kültürde yalnızca temsil edilen bir kimlik değil; imgeler, anlatılar, bedenler, sesler ve performanslar aracılığıyla sürekli yeniden kurulan bir toplumsal konumdur.
GİKK 2027, feminist düşüncenin açtığı eleştirel alandan hareketle bu yıl Erkeklik Çalışmaları alanındaki araştırmacıları özel bir bölümle sempozyuma davet ediyor. Bu bölüm erkekliği yalnızca hegemonya ve iktidar üzerinden değil; bakım, kırılganlık, duygulanım, dijital kültür ve değişen toplumsal ilişkiler üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor.
Görsel-işitsel kültür erkekliği yalnızca temsil mi eder, yoksa erkek olmanın mümkün biçimlerini de üretir mi?
Günümüz görsel-işitsel kültüründe erkeklik artık yalnızca güç, otorite ve duygusal mesafe üzerinden kurulmaz. Bakım veren, kırılganlığını gösteren ve eşitlikçi bir dil kullanan erkeklik imgeleri giderek daha görünür hale geliyor.
Ancak bu değişim yeni bir soruyu beraberinde getiriyor: Erkeklik gerçekten değişiyor mu, yoksa değişen toplumsal koşullara uyum sağlayarak iktidarını yeni biçimlerde mi sürdürüyor?
Erkeklik değişiyor mu, yoksa yalnızca yeni bir görünüm mü kazanıyor?
Erkekliği iktidar ve tahakkümden bağımsız düşünmek mümkün müdür? Bakım, duygulanım, kırılganlık ve ilişkisel olma biçimleri erkekliğin dönüşebileceği alanlar olabilir mi?
Bu başlık, feminist masculinities ve caring masculinities tartışmalarından hareketle görsel-işitsel kültürün başka erkeklik biçimlerini nasıl tahayyül ettiğine odaklanır.
Görsel-işitsel kültür tahakkümden vazgeçen bir erkekliği tahayyül edebilir mi?
Erkeklik bugün yalnızca film ve televizyon anlatılarında değil; sosyal medya, podcastler, çevrimiçi video, oyun kültürü ve dijital topluluklarda da üretiliyor.
Bu başlık, digital masculinities, manosphere ve manfluencer kültüründen hareketle platformların mevcut erkeklik biçimlerini yalnızca yansıtıp yansıtmadığını değil; algoritmik görünürlüğün ve dikkat ekonomisinin yeni erkeklik performanslarının oluşumundaki rolünü de tartışmaya açar.
Dijital platformlar erkekliği görünür mü kılıyor, yoksa yeni erkeklik biçimleri mi üretiyor?